Kategoriler

Bağlantılar

  • ŞablonTüRK
  • Beasts! P7


    Bölüm:2

    İnsanlar... En güçlülerinin bile dünyaya karşı duramayacakları,savunmasız kaldıkları bir an var. Ve o an insanların gerçekten kendileri oldukları tek an. Uyku...

    Kollarımda hareketsiz yatan varlığabaktım. Göğsü yavaş hareketlerle inip kalkarken ve güzel yüzüne küçük bir gülümseme oturmuşken onu izlemek uzun süren hayatımda bana huzur veren belki de tek şeydi. Ve ben,kendi huzurum için Onu yeniden tehlikeye sürükledim. Kendi arzularım ve duygularım için Hayatta sahip olduğum en değerli varlığı kendi kabuslarıma kattım. Üstelik yıllar önce aynı şeyi yapıp sonuçlarını çok acı ödemişken...

    -Angela?

    Güzel yüzü buruştu,gözleri kıpırdadı ama yalnızca buydu. Uyumuştu. Benim hiç tatmadığım şeyleri tadıyordu. Rüyalar. Jack,rüyaların yaşamak gibi olduğunu söylemişti. Yaşamak. Başka kimseye rüyaların nasıl olduğunu soramadım. Sorsam da alacağım cevabın aynı olacağından korkuyordum belkide. Bu yüzden rüyaların nasıl bir şey olduğunu hiç öğrenemedim. Rüyaların nasıl bir şey olduğu hakkında en ufak bir fikrim dahi de yoktu,çünkü “yaşamanın” ne olduğunu hiç bir zaman öğrenememiştim.

    Angela'nın başını göğsümden yavaşça kaldırdım ve çok dikkatli hareketlerle yastığa koydum. Kolumu tutan zayıf eli de yatağa bıraktım ve yavaşça yataktan kalktım. Onunla orada kalabilmek için tüm dünyayı gözden çıkarabilirdim ama onun iyiliği için yapmam gereken şeyler vardı. Odanın aralık kapısını gıcırdatmamaya dikkat ederek açtım ve odadan çıktım. Jack oturma odasında,kanepede oturmuş boş gözlerle önündeki televizyona bakıyordu. Gözleri hala kan kırmızısıydı ve teninin rengi yavaşça beyazlamaya başlamıştı. Angela'nın yaptığı ihmalkarlık yüzünden ona hala kızgın olduğu belliydi. Ona bunu ateş saçan gözleriyle göstermekten hiç rahatsızlık duymuyordu. 2 haftadır Angela yı yalnız bırakmamak için avlanmaya çıkmıyordu ve bu gün olanlardan sonra bir daha çıkacağını da hiç sanmıyorum.

    -Yalnızca 5 dakika. Karşı tepeye çıkıp bir geyiği parçalayıp yemem için 5 dakika gerekliydi. Ama o daha kapıdan adımımı atar atmaz ne yaptı? Annesini arayıp bizi yakalatmaya çalıştı.

    Jack omuzlarında belki de benden bile daha fazla yük taşıyordu. Angela ile ilk tanışan oydu. Onu ilk seven. Hiç bir zaman anneye sahip olmamış bir çocuk için Angela ona çok şey ifade ediyordu. Ve onu yeniden bulmuşken -benim gibi- tekrar kaybetmeye hiç niyeti yoktu. Richard kaybettiğimiz gücümüzü,ünvanımızı yeniden kazanmak ve bu savaşta bizim yanımızda olanları bulmak için sürekli seyehat ediyordu. Kıta değiştirmesi 5 saniye bile sürmeyen biri için bu gayet kolay olabilirdi ama konuşma yapmak ve ikna etmek onu gerçekten yoruyordu. Ben ise bütün gün izlerimizi silmek ve gelecek tehlikeleri engellemek için yollar arıyordum. Jack,bütün bunların arasında Angela ile her gün yalnız kalıyordu. Nihayet 2 haftanın sonunda onu avlanması için ikna eden Angela o daha kapıdan çıkar çıkmaz annesini arayınca Jack avını tespit dahi edemeden eve dönüp Angelayı durdurmak zorunda kalmıştı. Birbirini secen iki eski dost olarak da bu durum ikisi arasında büyük bir tartışmaya yol açmıştı.

    Jack Angela'nın,gerçekten annesi bile olmayan o insanı aramak için böyle bir tehlikeyi nasıl göze aldığını anlamıyordu. Aslına bakılırsa ben de anlamıyordum. Ama bu günkü kavganın sonu,hayatta değer verdiği tek kadın olan Angela'nın Jack'i gerçekten kırmasıyla bitmişti. Angela,Jack'i en acıtan yerinden vurmuştu. Anne! Richard,Jack ya da ben,hiç bir zaman bir anneye sahip olmamıştık,olamayacaktık. Elbette bir babamız da yoktu. Ama Richard vardı. Uzun hayatımız boyunca istediğimiz herşeyi önümüze sunan Richard babanın yerini oldukça dolduruyordu ama Jack'in doğumunda ölen,ya da bize öyle söylenen annemizin yerini dolduracak hiç birşey yoktu.

    Jack'in söylediklerini duymuştum elbette ama verecek cevabım yoktu. O her ne kadar Angela'nın ihmalkarlığına üzülmüş gibi görünse de neden gözlerinin hala eski rengine dönmediği gayet açıktı.

    Yürüdüm,Jack'in oturduğu koltuğun yanındaki sandalyeye oturdum. Cama dayandım ve dışarısını izlemeye koyuldum. Bir kurt adam ile geçen 2000 yıl duyularımı köreltmişti. Kardeşimin yanı başında dururken bir kurt adamın kokusunu ayırt etmem zordu. Elbette Jack için de aynı durum geçerliydi. Burnuma güvenemezdim,6. His denilen bizi sürekli yık tutan ve tehlike anında uyaran o hisse de güvenemezdim çünkü arkamdan ayağı kalkan Jack için bile pekala tehlike çanları çalabilirdi. Güvenebileceğim tek duyularım kulaklarım ve gözlerimdi.

    -Birşey söylemeyecek misin?

    -Ne söylememi istiyorsun Jack?

    Pek çok kez anlaşılması kolay biri olsa da Jack,bazen çok kolay kırılabilen,ne söylenmesi gerektiği belli olamayan birine dönüşebiliyordu.

    -Hiçbirşey! Dedi ve ayağı kalktı. Sigarasını yakıp ,yanımda açık olan camdan aşağı atladı. Gene söylememi istediği şeyi söyleyememiştim. 2 haftanın sonunda evden bugün 2. ye çıkıyordu. Avlanmasını ümid ettim yeniden etrafı dikkatlice izlemeye döndüm.

    -Umarım avlanır. Dedi arkamdaki ses. Işte hiç bir duyu organını istemeden harekete geçirmeyen kişi. Geldiğini duymama,kokusunu almaya ya da hissetmeme imkan yoktu. Bunun için yaratılmıştı. Mükemmel duyulara sahip iki müthiş avcıdan saklanmak ve kusursuz yetenekleriyle onları kontrol etmek için.

    -Umarım. Dedim.

    -Belki de artık hazır yemeye alışmalı. Beslenmek için avlanmaktan vaz geçmeli.

    Kasaplar. Kasaplık insanlık tarihinin en eski mesleklerinden biriydi ve hem benim hem de Jack için beslenmemize bayağı yardımcıydı. Yüz yıllardır avlanmak yerine kasaptan benim için hazırladığı kanları alıyordum. Tadı hiç bir zaman iyi olmadı ama varlığımı devam ettirmem için önemli olan tadı değil işleviydi. Ama Jack,hazır yemekten hiç bir zaman hoşlanmamıştı. Benim için taze ve sıcak kanın tadını hiç bir şey veremediği gibi onn için de taze etin lezzetini hiç bir et veremezdi. Zaten ölü olan biri için beslenmek ya da uyumak bir şey ifade etmezdi. Benim için olabilecek en kötü şey gücümü ve hızımı kaybetmekti ama asla ölemezdim. Jack ise kalbi hala atan biri için canlıların yaşamak için yaptıklarını yapmalıydı. Beslenmeliydi. Ölümsüz biri olmanın en kötü düşüncesi buydu. Sevdiklerinin ölmesi. Jack ya da Richard'ın doğal yollardan ölmesi pek mümkün değildi ama ikisinin de kalbinin atışını durduracak şeyler vardı ve aç kalmak Jack için bunlardan biriydi.

    -Belki de dizginleri eline alıp onu buna zorlamalısın. Dedim büyük kardeşime. Dizginleri eline almak Onun için oldukça kolaydı. Ben ya da Jack'in ona karşı gelmek gibi bir lüksümüz yoktu.

    -Belki de. Ama yapmak istemediği şeyleri ona yaptırmak hoşuma gitmiyor.

    -Ama biz seni sürekli yapmak istemediğin şeyleri yapmaya zorluyoruz öyle değil mi?

    -Yapılabilir bir fedakarlık. Asla istemediğim bir şeyi yapmamı siz bile sağlayamazsınız. Angela uyudu mu?

    -Bunu zaten bilmiyor musun?

    -Bu evet sanırım. Bugün yaptığı şey için onunla konuştun mu?

    -Çok fazla yorgundu.

    -Durumun ciddiyetini anlaması gerek! Bir dahakine Jack engellemek için geç kalır da biz yine buralarda olmazsak olabilecek şeyleri düşünmek bile istemiyorum.

    Evet ben de! Ama nedense sürekli olabilecek şeyleri düşünüyorum. Angela'nın yeniden ölmesi. Jack'in ölmesi. Katlanılabilir bir sonuç değil...

    Ben düşünürken,ya da en azından düşünmeye çalışırken Richard kaybolmuştu. Kim bilir yine nereye gitmişti. Tam o sırada tüm vücudumu harekete geçiren bir dalgalanma hissettim. Dişlerim istem dışı çıkmışlardı ve nefes almasam da havayı uzun uzun içime çektim. Ve o kokuyu tanıdım. Kurtadam.

     

    Bana iyi davranması gereken tek kurtadam Jack ti ve bu koku ona ait değildi. Bu da tehlike olduğu anlamına geliyordu.

    Yorum ( yok ) Yorum yaz! Kalici Baglanti

    Beasts! P6


    -Angela! Aşkım! Neden hala uyumadın?

    Benden uyumamı istemesinden nefret ediyordum. Uyumaya ihtiyaçları yoktu! Ne Richard'ın ne Jack'in ne de Bill'in... Aslında Bill ve Richard'ın bir kaç kere Richard'ın sağlığı hakkında tartıştığına şahit olmuştum. Bill,Richard'ın uyumasını istiyordu. Ya da yemek yemesini. Richard ise her seferinde bir vampirin yemek yeme ya da uyuma alışkanlığı ile ilgili hiç bir şey bilemeyeceğini bahane edip Bill'i susturuyordu.

    Elbette! Atlamış olmalıyım öyle değil mi? Bahsettiğim Kırmızı,yeşil ela gözler,uyuma alışkanlıkları,güçleri,onları sanki yüz yıllardır tanımam (aslında bin yıllar)... Bunların nedenlerini anlatmayı unuttum...

    Bill ya da William bir vampir,az önce de söylediğim gibi. Hem de gerçekten güçlü ve yaşlı bir vampir. Biliyorum,bir vampire,teknik olarak ölü birine aşık olmak biraz iğrendirici bir durum. Ama ölü ya da değil,Bill'e olan duygularımı değiştireilecek tek şey Tanrının ta kendisi. Ki sanırım o da bunun değişmesini istemiyor.

    Ve tabii Jack var. Benim tatlı Jack'im. Beni korumak isterken yanlışlıkla tüm bunların içine -yeniden- sürükleyen kişi. Hayır o bir vampir değil! Kalbi atıyor,nefes alıyor -ve çok fazla sigara içiyor-. Jack bir kurt adam. Şaşırtıcı bir durum! Öyle. Ezeli düşmanlar. Kurt adamlar ve Vampirler. Ama Bill ve Jack kardeşler. Hem de birbirlerini gerçekten seven ve koruyan kardeşler. Tabii arada sırada özel günlerde kadınların sinirlerini bozan hormonlar gibi onlar da doğalarının verdiği iç güdülerle birbirleriyle kavga edebiliyorlar ama Tanrıya şükür o sırada onları ayıracak onlardan belki de daha güçlü büyük kardeşleri var. Richard. İşte tamamıyle şaşırtıcı olan da bu.. Richard. Kurt adamlara belki vampirlere inanmam kolay olabilirdi ama Büyücüler... Richard insanların bildiği şekilde bir “büyücü”. Daha tam olarak neler yapabildiğine ben de pek şahit olamadım. Yani en azından Jack'in dediğine bakılırsa “sonsuz güce” sahip birinin gücünün yalnızca küçük bir kısmını tecrube edebildim. Başkalarının dış görünüşlerini ve seslerini taklit edebilmesi -sanırım bu anlattığım annem ile olan telefon konuşmasının sonunun nasıl bittiğini açıklıyor.- , zihinleri kontrol edip istediğini yaptırabilmesi, çok hızlı hareket eden iki yaramaz kardeşine yetişebilmek için “ışınlanması”... Benim bildiklerim bunlar. Ama bana masal anlatmayı,özellikle geçmişte yaşadıklarını anlatmayı çok seven Jack'e göre bunlar Richard'ın yaptığı sıradan şeyler. Bu masallarda Richard uçuyor,istediği zaman bir fırtınaya neden olup istediği zaman bütün bir kıtayı haritadan yok edebiliyor. Jack ve Bill'e beslediğim sevginin yanında anlatılanların da etkisiyle Richarddan oldukça etkilenmiş aynı zaman da bayağı korkmuştum.

    Evet,şu an sahip olduğum tek aile,bayağı garip bir aileydi. Vampir,kurt adam ve bir büyücüden oluşuyordu. Ve Jack'ın söylediğine göre de bir melekten! Melek.. Jack bir melek olduğumu söylüyordu ama ben bundan tam olarak emin değildim. Şüphelerim var, evet. Jack bunu ağzından kaçırdığında bana Bill'e hiç birşey söylememem için yalvarmıştı. Richard'a söylememden elbette korkmazdı çünkü Richard'ın tek düşündüğü kardeşlerinin ve benim güvenliğimizdi. Ya da yalnızca kardeşlerinin güvenliğiydi. Ben Richard için sadece kardeşlerinin oynamaktan büyük zevk aldıkları oyuncaklarıydım ve Richard kardeşlerinin istedikleri herşeyi önlerine sermeye bayılan bir ağabeydi.

    -Böyle daldığında gerçekten korkuyorum. Belki de Richard'a seni dinlemesi için izin vermeliyim.

    -Bu çok kaba. İnsanların özel hayatlarına karşı saygılı olunmalı. Üstelik bazen seninle ilgili büyük ağabeyinin öğrenmemsi gereken şeyle düşünüyorum.

    -Hmm.. Bu önemli bir nokta sanırım. Yine de ne düşündüğünü bilmek istiyorum. Belki de burda olmak istemiyorsun. Ya da beni daha fazla istemiyorsun.

    -Aslına bakılırsa,şu anda tam olarak senin tam bir gerzek olduğunu düşünüyorum.

    -Bunda hakkın olabilir.

    Şu gamzeler... kendine canavar diyen,hatta belki de canavar olan bir adamı nasıl da dünyanın en tatlı adamına çevirebiliyor...

    -Artık gerçekten uyumalısın. Hasta olmandan korkuyorum. Angela. Lütfen.

    -Peki.peki. Uyuma vakti. İyi geceler sevgilim.

    Yorum ( yok ) Yorum yaz! Kalici Baglanti

    Beasts! P5


    -Merak etme,güvendesin. Dedi beni kollarında tutan ağaç. Çok tanıdık ama bir o kadar da uzak bir sesti. Gözlerim karanlığa yavaş yavaş alışmaya başlamıştı. Beni tutan güçlü kolların sahibine bakmak için başımı kaldırdım. Geniş ve güçlü omuzların üstünde gözlerim bir çift gözle buluştu. Gördüğüm manzaranın beni dehşete düşürmesi gerekiyordu,belki biraz da korkmuştum ama çığlık atmamıştım,ya da kendimi o güçlü kollardan kurtarmaya kalkmamıştım. Başımı korkuyla öne eğdim,o gözlere yeniden bakmam için gücümü toplamam gerekiyordu,belki de yorgunluk ve korkunun etkisiyle beynim bana oyun oynuyordu. En sonunda cesaretimi toplayıp o gözlere yeniden baktım. Ama bu sefer gördüğüm bir çift ela gözdü. Çok güzel gözler. Tıpkı o sabah hayran kaldığım o gözler gibi... o 3 yabancının gözleri. Ve o ses...

    Beni bir bebek taşır gibi rahatlıkla taşıyıp son hızla koşan ağaç,oydu. Jack...

    -Jack?

    Konuşmamın ne kadar zor olduğunu o anda anlamıştım. Sözcükler ağzımdan canımı korkunç derecede yakarak çıkıyordu.

    -Korkmana gerek yok artık. Güvendesin.

    -Lionel! O, o seni görürse...

    -şşş! Bunları düşünme...

    Artık onu daha rahat görebiliyordum. Jack! Evet oydu. Üstünde sağuk havaya rağmen ince bir t-shirt vardı. Ağaçların arasından süzülen incecik ay ışıklarının altında parlayan gülümsemesiyle bana bakıyordu.

    -Günaydın günışığı!

    Bana tamamıyle yabancı bir yatakta üzerimde dizlerime kadar inen bir t-shirt ile yatıyordum. Jackop önümde,elinde içinde bir kaç dilim ekmek,reçel bulunan bir kase ve portakal suyu bulunan koca bir tepsi tutuyordu. Ela gözlerinden ışık saçarak bana gülümsüyordu.. Dün gece gördüğüm gözlerin sahibi olduğunu bilsem de,ne o gözler,ne gücünden duyduğum kaygı umrumda değildi. İki yanağındaki gamzeler sanki “güvendesin” diyordu...

    -Burda ne işim var benim? Hissettiklerimi saklamak konusunda,başka konular açmak konusunda çok başarılı olduğum kesindi...

    -Dün gece,eve o halde gitmeni istemedim.Üstün başın toprak ve kan içinde olmasa bile çok kötü görünüyordun.

    -Beni sen mi yıkadın? Evet harika... daha iki gündür tanıdığım adam beni en saf hallerimle görmüştü. Yüzüme hücum eden kan denizini düşündüm. Kesinlikle kıpkırmızıydım..

    -Elbette hayır! Utanmana gerek yok! Kız arkadaşım seni yıkadı ve yaralarını temizledi. Herneyse. Kahvaltı etmeye ne dersin. Ama belki de önce aileni aramak istersin.

    Tepsiyi yatağın yanına bırkarak cebinden bir cep telefonu çıkarıp bana uzattı.

    -Dün akşam Lisbeth'in yanında kaldın. Unutma. Deyip odadan çıktı.

    Lisbeth'i tanımasına mı şaşırmalıydım yoksa ailemi buna nasıl inandırdığına mı bilemiyordum. Telefona tanıdık numarayı girdim ve kulağıma tuttum.

    -Alo!?

    -Merhaba anne! Benim Angela.

    -Aa merhaba tatlım. Ben de tam Lisbeth'i arayacaktım. Siz ikiniz yine bütün gece ayakta kalıp dedikodu yaptınız öyle değil mi ?

    -Aa evet! (kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum) Evet. Bütün gece dedikodu yaptık...

    -Sanırım biraz da çok içmişssin tatlım? Merak etme,babana bu konu hakkında birşey söylemeyeceğim.

    -İçki mi? Nasıl yani,sen??

    -Lisbethle konuşurken arkadan seslerini duydum tatlım... Sanırım çok eğlendiniz..

    -Şeyy.. biraz eğlendiğimiz doğru olabilir...

    -Herneyse tatlım eve uğrayacak mısın? Yoksa işe oradan mı gideceksin?

    -Bir süre için Lisbeth ile bir çılgınlık yapmaya karar verdik. Beni idare edebilirsin öyle değil mi?

    Bunları söyleyen ben değildim. Benim sesim,Ben! Ama konuşan ben değildim.

    -Tabii tatlım.

    Ve telefon kapandı! Ağzımı dahi açmadan,bana ait olan ses bunları nasıl söylemişti? Ya da her zaman titiz ve heyecanlı olan annem bu cümleye nasıl kolayca olur demişti?! Bunları düşünürken arkamda bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde önceki gün Richard olarak tanıştırıldığım uzun boylu ve iri adamı gördüm.

    -Bunların olmasını ben de istemiyordum Angela. Ama artık savaş başladı. Aptal kardeşimin sorumsuzluğu sayesinde tehlikedesin! Ve biz seni korumak zorundayız!

    Neyden bahsettiğini anlamama imkan yoktu sanırım. Kapkara gözlerine takılıp kalmıştım. Duyduklarımdan bir anlam çıkarmak istiyordum ama az önce olanlar ve o kara gözler bütün bilincimin kapanmasına neden olmuştu.

    Yorum ( yok ) Yorum yaz! Kalici Baglanti

    Beasts! P4


    O günün tamamını bu 3 yabancıyı düşünerek geçirmiştim. Son derece yakışıklı William,insanın içini ısıtan gülümsemesiyle Jackop, ve nedense son derece güvenilir gözüken Richard. Bu 3 kardeşten başka günümü değişik kılacak hiç birşey olmamıştı. Ah Lionel in bir yabancıya sarıldığım için girdiği kıskançlık krizi hariç. Tam 2 saat boyunca bağırıp çağırarak, zaman zaman yumruk sallayarak etrafımda dolaşmış ama her zamanki gibi söylediği hiç bir şeyi dinlememiştim. O da bunun farkına varmış ve 2. saatin sonunda pes edip kapıyı çarpıp çıkmıştı. Günün geri kalanı ise benm için diğer günlerin hepsiyle aynıydı. Servis,temizlik ve yine servis ve temizlik... Saat gece 3ü vurduğunda yorgunluktan bitmiş durumdaydım ve istediğim tek şey eve gidip uyumaktı. Son kalan boş bardakları da barın üzerine bıraktıktan sonra önlüğümü çıkartıp bardakların yanına attım ve personeller için ayrılmış odaya doğru ilerledim. Mutfağın yanından geçerken Matt'i içerde biriyle konuşurken duydum. Telefonda hararetli bir tartışmaya girmişti. Ama işin garip tarafı kullandığı dildi. Daha önce bu dili hiç duymamıştım ve onu İngilizceden başka dil bilmediğine yüzde yüz emin olacak kadar uzun zamandır tanıyordum. Matt konuşmasını yarıda kesti ve bana döndü.

    -Bir sorun mu var Angie?

    -Hayır. Ben... Ben gidiyordum da.. Görüşürüz.

    Yıllardır tanıdığım kişi,bu gün o yabancı bana ne kadar yakın geldiyse,o kadar uzak gelmişti. Sesinde,tonunda korktuğum bir şey vardı ama ne olduğunu çözememiştim. Odadan eşyalarımı büyük bir hızla alıp personel kapısından kendimi dışarı attım. Arabama binmek üzereyken arkamda bir soluk duydum. Iç güdülerim yüksek sesle bana arkamı dönemememi ve arabama binip son hız kaçmamı söylese de, yıllarımın verdiği aptallıkla arkamı döndüm. Karşımda çok sinirli bir Lionel ve arkasında aynı tehtidkar tonla mırıldanan Matt vardı.

    -Üzgünüm aşkım. Ama bu akşam,başka planlarım var.

    -Yorgunum Lionel,eve gidip uyumak istiyorum sadece. Arkamı dönüp arabama binecekken Lionel ,ben ne olduğunu bile anlamadan kolumu yakaladı ve büyük bir kuvvetle beni kendine çekti.

    -Önce biraz eğleneceğiz. Bu kadar çabuk eve dönemezsin...

    Yıllardır beraber olduğum kişiden çok uzaktı beni kollarında tutan kişi. Bana kendimi savunmayı o öğretmişti ve sanırım bunu onun üzerinde uygulamak zorunda kalacağımı hiç düşünmemişti. Beni sıkıca tutmaya devam ederken az önce Matt'in konuştuğunu duyduğum dilde Matt e bir şeyler söyledi. Aklı bununla meşgulken,kaçmak için iyi bir zaman olacağını düşündüm ve tüm gücümle bacak arasına bir tekme attım. Lionel birden acı ile iki büklüm oldu,bu arada beni tutan kolları da çözülmüştü. Kendimi açık duran kapıdan içeri attım ve kapıyı kapamak için uzanmışken Mattin çoktan kapıyı tuttuğunu gördüm. O kapamama izin vermediği sürece kapıyı asla kapayamayacapımı biliyordum. Tüm gücümü tek koluma verip kapıyı tutarken diğer elimle de kontağı çevirdim ve motor büyük bir güçle çalıştı. Gazı körüklememle birlikte yaşlı,ama güçlü arabam ileriye atıldı ve Matt kapının koluna daha fazla tutunamayarak düştü. Hala kapıda olan diğer elimle kapıyı çekip kapattım. Ellerim,ayaklarım, vücudumdaki her uzuv korku ve şokun etkisiyle titriyordu.. Lionel,Matt.. kendimi bildiğim günden beri tanıdığım insanlardı. Lionel,herşeyimi paylaştığım,aşık olduğum adam.. Aşık... Hayır bir Lionel aşık olduğumu sandığım adamdı. Elbette ki bu duyguların hepsi,ona hissettiğim herşeyin yalan olduğunu bilmiyordum o gece...

    Karanlık ve boş caddede kendimi bile şaşırtan bir hızla ilerliyordum. Eve giden yolu kaçırmıştım. Yapabildiğim,bedenimin ve beynimin izin verdiği tek şey direksiyonu sabit tutmak ve gaza olağan gücümle basmaktı. Neler olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu. olanların o sabahki yabancılarla ilgisi var mıydı? Ya da Lionel ve Matt in o garip hareketlerinin tek nedeni kıskançlık krizi miydi, yoksa bilmediğim başka şeyler mi vardı.. Beynim yavaş yavaş açılmaya başlamıştı, ve bedenim artık hareket etmeme izin veriyordu. Ilk yaptığım, hazır ayaklarım izin vermişken,birini gazdan çekip diğerini hafifçe frene dokundurmaktı. Bu hız zaten dönen başımı daha da döndürüyordu ve bir yerlere çarpıp ölmek gibi bir niyetim de yoktu. Tam o sırada beni orada olacaklardan kurtarn vefalı arabam teklemeye başladı.

    Linea nın etrafı, her küçük kasabanın olduğu gibi ormanlarla çevriliydi. Ve bu ormanlarda çok fazla vahşi hayvan yaşardı. Arabanın daha fazla giemeyeceği belliydi ama burada bir kurt tarafından parçalanmam içten bile değildi. Önümde duran bu hayati tehlike yetmezmiş gibi o anda aynadan bir çift ışık gözüme çarptı. Lionel! Peşimden geliyordu. Beni yakalarsa neler olacağı hakkında hiç bir fikrim yoktu.. Tanıdığım Lionel bu kadar ileri asla gitmezdi. Eğer gitseydi bile beni yakaladığında yapabileceği en fazla bağırıp çağırmak,küfretmek ve belki de arabaya ya da ağaçlara bir kaç yumruk atmaktı. Ama arkamdan hızla yaklaşan arabayı kullanan kişinin o kişi olmadığından emindim. Son anlarını yaşayan arabamı durdurmaktan başka çarem yoktu. Beni götürebilceği yere kadar götürmüştü. Ani bir frenle durdum. Bana çok yaklaşan Lionel bunu beklemiyordu tabii ki. Aniden durunca direksiyonu kırdı ve bana çarpmamak için yoldan çıktı. Kazandığım vakti en iyi şekilde kullanmak için son sürat ormanın içine doğru koşmaya başladım. Lionel ve yanındaki Matt, kurtlar ya da diğer yırtıcılardan daha korkutucuydu gözümde. Karanlıkta tüm gücümle koşarken arkamdan seslerin geldiğini duyabiliyordum. Elimden geldikçe uzağa gitmek istiyordum. Beni bulamayacakları bir yere.ama tıpkı cafeden kaçarken olduğu gibi beynim ve bedenim tamamıyle istem dışı hareket ediyorlardı. Zifiri karanlıkta ir şeye çarpıp düştüm. Nereye doğru gittiğimi zaten göremiyordum. Çarptığım şey de büyük ihtimalle bir ağaçtı. Ama ağaçlar hareket edemezlerdi. Düştüğüm yere doğru yaklaştı ve ben daha neler olduğunu anlayamadan yer, altımdan kaydı.

     

    Yorum ( yok ) Yorum yaz! Kalici Baglanti

    Beasts! P3


    Camın önündeki masaya oturmuşlardı. Yavaşça yanlarına yaklaştım...

    -Bir şey alır mıydınız? Diye sordum. Gözlerine bakmamaya çalışıyordum. Garip bir şekilde beni etkiliyorlarmış gibiydiler.

    -3 su.. diye cevap verdi büyüleyici bir ses. Etrafıma baktım ama kimsenin dudakları bile kıpırdamamıştı.

    Yine onlara bakmadan cevap verdim.

    -kahvaltı etmeyecek misiniz?

    -hayır diye cevapladı O...

    O. . .

    Kendimi bakmaktan alamıyordum. Diğerleri de yakışıklıydı ama O farklıydı. Ona bakarken kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyordu.

    -Adım Jackop, dedi en genç olan bana bakıp gülümseyerek. Sesi çok sıcaktı. Sanki yıllardır tanıyordum.

    Ama kardeşleri bu tanışmadan hiç memnun değil gibilerdi. Jackop a öldürücü birer bakış attılar.

    -Ben de Angela. Diye cevap verdim Jackop 'a. . . Bakışlar beni eğlendirmişti.

    -Bu William, dedi O'nu göstererek.. Tanrım çok yakışıklıydı. Bu da Richard. En büyüğüne doğru eline kaldırdı. O sırada Richard eline ters bir bakış attı,Jackop da elini indirmek zorunda kaldı.

    -Yiyecek birşeyler istemediğinize emin misiniz? Diye sordum yeniden.

    William yüzünü kaldırdı ve kızgın bir ifadeyle bana baktı. Ama birden ifadesi yumuşadı. Gülümsediğimi görünce gözleri büyüdü,dudağı bir çizgi halini aldı. Kendini zor tutuyor gibiydi gülümsememek için.

    -Hayır, teşekkürler. Yalnızca su.. dedi bu sefer.

    Arkamı dönüp uzaklaştım. Barın yanına gidip 3 bardak aldım ve çeşmeden suları doldurmaya başladım.

    Tam o sırada bardaki sandalyeye biri oturdu ve bana doğru eğildi.

    -Ben sanırım biraz krep alabilirim. Yanında vişne suyuyla. Dedi tanıdığım sıcak ses. Başımı kaldırdım ve

    Jackop orda oturuyordu. Daha önce kardeşleriyle oturduğu masa boştu,kardeşleri gitmişlerdi.

    -Diğerleri nereye gitti? Diye sordum.

    Gözlerini devirdi. Ağzını birşey söyleyecekmiş gibi açtı ama sonradan vaz geçti. Önündeki masaya parmaklarıyla bir ritim vurmaya başladı.

    -Pekala, Jack. (neden Jack dediğimi o anda bilmiyordum) dedim. Başını kaldırdı. Güldü. Gülünce çocuklar gibi oluyordu. Gamzeleri ortaya çıkıyor ona samimi,güvenilir bir hava katıyordu. Krep in için... şerbet ister misin? Diye devam ettim.

    -Ah evet. Şerbet. Belki kızılcık. Teşekkür ederim...

    Suyu önüne bıraktım ve mutfağa doğru yürüdüm. Matt, mutfağın açık penceresinden içeri doğru,Jackop a bakıyordu. Gözlerinde garip,hoşnutsuz bir ifade vardı. Hayır. Öyle tatlı,öyle samimi,öyle şirin birine böyle öfkeyle bakılamazdı.

    -Matt diye bağırdım arkasından.

    Irkildi, arkasını döndü. Garip bir ifadesi vardı. Sanki kötü bir koku almış gibi bununu buruşturmuştu. Jackop un siparişini iletip kötü bir bakış atarak içeri geri döndüm..

    -Seni tanıyor muyum? Diye sordum Jackopa.

    Yine o sıcak gülümsemesiyle güldü. Su bardağını kaldırıp bir yudum aldı. Sanki hiç hoşlanmadığı bir tat almış gibi yüzünü ekşitti,zorla yutkundu ve bana baktı.

    -Evet. Dedi. Az önce tanıştık

    -Hayır. Sanki seni çok daha önceden tanıyormuşum gibi. Sesin çok tanıdık. Ve nedense sana sarılmak istiyorum...

    Ne?? ona sarılmak mı istiyorum?? Bunu nasıl söylerdim? Neyim var benim?!

    -Ah yani sarılmak istiyorum derken.. diye düzeltmeye çalıştım. Büyük ihtimalle kulaklarıma kadar kıpkırmızı olmuştum ve utandığımda takındığım o tuhaf surat ifadem yüzümde sırıtmaktaydı.

    Güldü... Yalnızca hafifçe gülümsedi. Ben utançtan delirmek üzereyken gamzelerini serbest bırakarak bana gülümsedi ve elimden çekip olağanca gücüyle bana sarıldı.

    O anda ne yapmam gerektiği hakkında hiç bir fikrim yoktu. Bana sarkan diğer serserilere yaptığım gibi bacak arasına bir tekme mi indirmeliydim? Ama kıyamazdım.. itmek istemiyordum. Garip hem de çok garip bir şekilde bu kucaklamayı tanıyordum. Özlemiştim sanki. Hoşuma gidiyordu. Sonunda kolları çözüldü. Kendimi geriye doğru attığımda gözlerim yem yeşil gözleriyle buluştu. Yeşil mi? Hayır imkanı yoktu. Yalnızca bir kaç dakika önce gözleri elaydı.

    -Neler oluyor burda? Angela?

    Gelen Matt di ve Jack e gerçekten öldürecekmiş gibi bakıyordu. Jackse sakin bir biçimde yüzünü benden Matte doğru çevirdi ve su bardağını kaldırarak;

    -Acaba bu gün kahvaltımı edebilecek miyim? Bir bardak su verenim bile yok.. dedi.

    Matte herşeyin yolunda olduğunu belirten bir bakış attım ve içeri girmesini söyledim.

    Matt,Lionel ın en yakın arkadaşıydı.. Elbette ki doğduğumuz andan beri arkadaştık. Çünkü anne babalarımız da arkadaştı. O gün orda olanların hiç detay atlamaksızın Lionel a gideceğini biliyordum. Ama pek de umrumda değil gibiydi. Lionel bana bir yabancıya sarıldığım için istediği kadar kızabilirdi. Buna değerdi. Üstelik gizemli yabancılara hiç bir şey yapamazdı. 3 kardeş gerçekten iriydiler ve bayağı güçlü görünüyorlardı. Jack hariç. O kimseye zarar verecek birine benzemiyordu.

    Jack... Ona neden Jack diyordum ki. Bu çok saçmaydı. O nu tanımıyordum. Ama ona sarılmıştım. Üstüne üstlük ismini kısaltıyordum. Bu samimiyetim nerden geliyordu...

    Ben bütün bunları düşünürken Matt Jack'in,hayır hayır Jackop'un, kreplerini getirmiş,büyük bir öfkeyle önüne atmıştı. Jackop da önce kreplere,sonra Matt in öfkeli yüzüne bakarak koca bir gülümsemeyle teşekkür etmişti.

    Daha yemeğinden bir parça alamadan biri cama vurdu. O tarafa doğru dönerken Jackop un elini cebine atıp para çıkarmaya çalıştığını farkettim. Camın önündekiler kardeşleriydi. Ve kesinlikle gidiyorlardı. “O” tanrum... Nasıl bir güzellikti bu acaba? Böyle birşeyin var olması mümkün müydü? O ana kadar sahip olduğum herşeyle mutluyken,O nu gördüğüm andan itibaren O'na sahip olmak istemiştim. Erkek arkadaşım yıllardır bana tamamıyle yetiyorken,şimdi az gelmişti ve ben kesinlikle Onu istiyordum. “O”nu. William ı.. Bir mıknatısın zayıf iğneleri çektiği gibi beni kendisine çekiyordu. Karşı koyamıyordum ya da ,karşı koymak istemiyordum...

     

    Yorum ( yok ) Yorum yaz! Kalici Baglanti

    Beasts! P2


    Herşey 2 yıl önce başlamıştı...

     

    Linea adlı küçük bir kasabada doğmuştum. Orada büyümüş orada okula gitmiş ve orada çalışmaya başlamıştım. Tüm hayatım o kasabadan ibaretti. Lise aşkımla (şimdi düşünüyorum da ne aşkmış) evlenme planları kurup para biriktirmek için kasabadan yalnızca Birkaç km uzaklıktaki bir cafede garsonluk yapıyordum. Aslında herşey o zamanlar için basitti. Para toplayacak,evlenecek balayı için basit bir motelde 1 hafta geçirecektik. Çocuklarımız olucaktı,daha sonra torunlarımız ve sonunda bu sakin kasabada sakin ve tek düze bir hayat yaşadıktan sonra ölücektik... Evet 2 yıl öncesine kadar benim planım buydu...

     

    Ve sonra herşey bir anda değişti...

    Zaman vasfımı sonradan yitirmiş olsam da o günü gayet iyi hatırlıyordum... 19 Mart 2005 ... Her zamanki gibi bir sabahtı. Erkenden kalkmış,hava soğuk olacağı için duşumu almış,saçlarımı iyice kurutmuştum. Aşağı inip kahvaltıyı hazırlayan anneme yardım ettim. babamın aşağıya inen ayak seslerini duyduğumda kahvaltımı bitirmiş,montumu giyiyordum. Babam kasabadaki herkes gibi çiftçiydi. Belki çok zengin değildik ama en azından geçinebiliyorduk.. aslına bakılırsa bu hikayede ne annem ne de babamın pek de rolü yoktu.. onları en fazla kahvaltı ve yemeklerde görüyordum ve birbirimize çok da bağlı bir aile değildik... Bu iyi birşeydi elbette ki. Annem ve babam sorduğum pek çok şeye evet derdi. Bana daima güvenirlerdi. Belki de bu nedenle başıma bu belaları açmıştım...

     

    Anne ve babama Hoşça kal dedim ve çok sevdiğim 85 model chevy kamyonetimle çalıştığım cafe olan S.O.S e gitmek üzere yola çıktım. Evim ile cafe arası 20 dakika kadardı. Müziğin ritmine kendimi kaptırarak taş yolda ilerledim. Bu saatte müşteri olmazdı. Belki buradan geçmekte olan yolcular kahvaltı için dururlardı. Ve evet. Onlar da kahvaltı için durmuşlardı...

    Motoru susturup arabanın kapısını açtığım anda onu gördüm... Karamel Saçları zayıf gün ışığının altında parıl parıl parlıyordu. Gözleri koyu ela,bal rengiydi ve insana onlara bakmaktan başka bir seçenek bırakmıyordu... kemikli yüzünde ciddi bir görünüm vardı ama o anda pek de hayal edemesem de güldüğünde çenesindeki zarif çizgi halindeki gamzenin ona harika bir hava vereceğinden emindim... Uzun boyluydu, geniş omuzları,geniş göğsü ve kaslı kollarıyla bir güreşçi gibiydi. Elleri bir piyanistin elleri kadar nazik görünüyordu. Parmakları uzundu,ben ellerine baktığım sırada ellerini yumruk yaptı ve yanında ondan biraz daha kısa boylu birine yumruğunu göstererek birşeyler söyledi...

    3 kişiydiler, onları gören gözlerini üstlerinden alamıyorlardı. Bakan bir daha dönüp bakmak zorunda kalıyorlardı. Çok yakışıklıydılar, sanki bir Hollywood filminden fırlamış ya da Moda defilesinde sahneden inmiş gibiydiler. Kardeş oldukları her hallerinden belliydiler. 3ünün de ela gözleri vardı. Çıkık alınları ve belirgin elmacık kemikleri vardı. yüzleri kemikli ve zayıf olmasına rağmen dudakları dolgundu. Her birinin gamzesi vardı. En genç görünen,en kısa olanın iki yanağında onu çocuksu gösteren sevimli gamzeleri vardı. Ona baktıkça anlam veremediğim bir sarılma isteği duymuştum.. Sanki en yakın arkadaşım olmalıydı. Bana baktı. Gözlerimi ayırmak için vaktim olmamıştı. Bana baktı ve gülümsedi. Sanki tanıdığım biriydi. Sanki o da beni tanıyordu...

    Gözlerimi ondan diğer tarafındaki kardeşe doğru kaydırdım. En büyükleri olduğu belliydi. Yüzü çok daha kemikli, çok daha ciddi görünüyordu. Sağ yanağında belirgin bir gamzesi vardı. Bundan çarpık bir gülümsemesi olduğu belliydi.

    3ü de dönüp bana baktılar. Aslında genç olan zaten bana bakıp gülümsüyordu. Sonradan az önce abisinin onu neden tehdit ettiğini anlamıştım. Bana baktığı içindi.

    Arabamdan inip cafenin personel girişine doğru yürüdüm. Kapı kim bilir benden önce kim girdiği için açıktı. Direkt mutfağa açılan kapıdan girdim,yarım metre yürüdükten sonra bara vardım. Saat daha erken olduğu için mutfakta da yalnızca Matt vardı ve o da ben önünden geçerken sipariş hazırlamakla meşguldü. Önünden geçerken basit bir selam verdim. Önlüğümü giydim ve çalışmaya başladım. . .

     

    Yorum ( yok ) Yorum yaz! Kalici Baglanti

    Beasts! P1


    Beasts...

    Yapacak daha iyi bir işim yoktu... Ne zaman canım sıkılsa mutlaka saçma sapan şeyler yapardım ki, bu sefer yapacağım saçma şeyler O'nun canını gerçekten sıkabilirdi... Bu kadar korumacı davranması elbette pek çok kez hoşuma gidiyordu ama bazı anlarda keşke bu kadar abartmasa diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum...

    William Ona Bill denmesinden asla hoşlanmazdı.. Tabii ben ona daima Bill derdim :D Bu onu kızdırmakla eğlendirmek arası birşeydi.. Zaten bana kızamazdı. En azından bunu bana belli etmezdi. Beni üzeceğinden daima korkardı.

    -Ne yazıyorsun? Diye sordu dış kapının önünden. Yaklaşık 2 saat önce benim için yiyecek birşeyler alma bahanesiyle dışarı çıkmıştı ama Onun alması gereken yemeğimi Jack getirmişti. Dışarıda kar yağıyordu ve hava 0 dereceden az olmalıydı,buna rağmen onun üzerinde yalnızca kısa kollu bir t-shirt vardı. Başındaki karları yere doğru temizledi ve saatine baktı.

    -Saat nerdeyse 12 ve sen hala yatmadın mı?

    Hayır yatmamıştım. Neden yatmalıydım ki? Saat daha 12 bile değildi ve ben 21 yaşında yetişkin bir kızdım. Ona anlamaz bakışlarla baktım,aslında herşeyin farkındaydım ama yine de onun benim hiç birşeyi bilmediğimi düşünmesi beni daha çok eğlendirirdi...

    -Dalga geçmiyorum. Seninle bu konu hakkında konuşmuştuk unuttun mu? Saat 12 ise sen...

    -Evet biliyorum, yatarım... dedim yerimden kalkarak. Kollarımı boynuna doladım ve yanağına basit bir öpücük kondurdum. Bu onu herşeyden daha çok rahatsız etmeye yeterdi...

    -Teşekkür ederim.. dedi ve ben hangisine teşşekkür ettiğini tam olarak anlayamadan diğer odaya,haritalarla ilgilenen kardeşinin yanına gitti.

    Jackop da en az Bill kadar uzun boylu ve kaslıydı ama Billden çok daha küçük görünüyordu. Sanırım bunun nedeni yanaklarına yerleşmiş olan sevimli gamzeler ve asla ıflah olmayan kıvırcık siyah saçlarıydı.. Gamzelerinin farkındaydı,bu nedenle daima gülümserdi. Bu onu yaramaz bir çocuk gibi gösterirdi ama bir insan o çocuğa asla kızamazdı. Onu ilk tanıdığım zamanlarda gözleri abisi Bill gibi bal rengiydi. Daha sonra yeşile dönüşmeye başlamıştı.. Bill bunu onun mutlu olduğuna yorardı çünkü gözleri gerçekten de ruh haliyle değişirdi. Şimdi ise Gözleri ateş gibi kıpkırmızı yanıyordu. Bu dudakları her ne kadar gülümsüyor da olsa aslında Jack in gerçekten sinirli olduğu anlamna geliyordu...

    Bill ayağa kalktı,diğer odada oyalanan beni her ne kadar gördüyse de görmemiş gibi yaptı ve pencereden bakmak üzere odanın öbür ucuna doğru yürüdü.. Siyah t-shirt ü sanki yakında isyan edip parçalanacakmış gibi daracık duruyor ve bütün kaslarını tamamen ortaya çıkarıyordu.. Ölçmeye fırsatım olmamıştı ama boyu 1*90 dan uzun olmalıydı. Yüzü daima solgundu,bembeyaz.. Ve çenesinde tıpkı küçük kardeşi gibi tatlı bir gamze vardı... Jack Bill'in aslında asla gülmediğini söylemişti.. Ama benim yanımdayken pek çok kez gülmüştü,ve ben o güldüğünde gamzesinin aldığı kıvrıma ve güzel,kemikli yüzünün çocuklar gibi coşmasına bayılırdım.. Gözleri Bal renginden belkibiraz daha koyuydu ama gözlerime her baktığında sanki öyle bir rengi ilk defa görüyormuş gibi kendimden geçerdim...

    -Yatak... dedi arkamdaki ses. Ben sevgilimin ne kadar yakışklı olduğunu düşünürken o yine doğa üstü güçlerini kullanmış ve arkamda belirivermişti.

    -Tamam.. dedim ve kollarımı kaldırdım. Bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Çocukların kollarını anne babalarına doğru kaldırıp kucak istemeleriyle aynı şeydi bu. Son 2 yıldır bunu alışkanlık haline getirmiştim. Kucağında yatağıma yatırılıp, uyuyana kadar kollarında yatmak.. Bu hayatımda yaptığım en güzel şeydi ve her gece tekrarlanıyor olması mucizenin ta kendisiydi.

    -İyi geceler Jack. Diye bağırdım öbür odaya. Aslında bağırmama gerek yoktu ama hala ben kendimi duyamazken onların beni nasıl duyduklarını anlamıyordum.

    -İyi geceler Angela. Dedi Jack kısık bir sesle. Sinirleri hala bozuk olmalıydı.. Belki de bana hala kızgındı. Kendimi tehlikeye atmıştım. Evet bu benim hayatımdı ve ben onu hoyratça harcamaya meğilliydim. Ama ne Bill ne Jack ne de Rich bu alışkanlığımdan hiç memnun değillerdi. Jack bunu gösterecek kadar bana saygı duyuyordu en azından. Öfkesini bana her baktığında gözlerine yerleştiriyor,ateş gibi yanan kırmızı gözleriyle bana bakıyordu. Ama Bill ya da Rich öyle değillerdi. Bana kızgınlıklarını belirtecek Hiçbir harekette bulunmamışlardı. Yalnızca Bill başını göğsüme dayayıp benden bir daha kendimi tehlikeye atmamamı nazikçe rica etmişti. Aslında tam bir rica değildi belki,bir yalvarmaydı. Buna asla karşı çıkamayacağımı biliyordu. Beni üzmek istemese de böyle yaparak benim kendimden nefret etmemi sağlıyordu.

    -Ne düşünüyorsun şimdi? Diye sordu Bill. Ah,elbette ki uyumam gerekliydi. Ve onun daha fazla yanımda duracak vakti yoktu...

    -Ölümümün neden bu kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Diye yalan söyledim. Yalan söyledim çünkü bu konuyu konuşmak istiyordum. Benden daha fazla kaçamazdı. Bana bilmem gereken herşeyi söyleyeceğine yemin etmişti,ama buraya geldiğimiz günden beri herşeyin yoluna gireceğine dair boş vaadler savurmaktan başka tek bir kelime bile söylememişti...

    -Önemli değil... Benim için. Ama senin için önemli Aşkım. Yaşayanlar için,ölüm de en az yaşamak kadar önemlidir...

    -Ve ben yaşıyorum. Senin aksine,ölü olmam gerekirken,ben yaşıyorum..

    -Ve ben yanında olduğum sürece de yaşamaya devam edeceksin. Hadi şimdi uyu aşkım...

    Uyumak... Evet uyumam gerekliydi.

    Yorum ( yok ) Yorum yaz! Kalici Baglanti


    Son Yazılar

    Son Yorumlar